Torunumu sokakta titrerken gördüm

BÖLÜM 1

“Senler kadeh kaldırırken, benim torunum dışarıda köpek gibi donuyor.”

Yılbaşı gecesi oğlumun evinin kapısını sertçe açarken söylediğim ilk söz buydu.

Ama ondan 10 dakika önce, İstanbul’un soğuk sokaklarında arabamı sürerken yüzümde aptal bir gülümseme vardı. Yılın en güzel sürprizini yapacağımı sanıyordum. Bagajda içli köfte, sarma tepsisi, baklava, bir termos salep ve 18 yaşındaki torunum Selim için yeni bir mont vardı. Haber vermemiştim; kapıdan girdiğimde yüzlerini görmek istiyordum.

Ama gördüğüm şey, kendi yüzümdeki şok oldu.

Arabadan iner inmez onu kapının yanında gördüm. Ayağında ayakkabı yoktu, üstünde ince bir tişört ve eski bir şort vardı. Kollarını göğsüne sıkıca sarmıştı, dudakları çatlamış, dizleri titriyordu. İçeriden yılbaşı ışıkları, kahkahalar ve müzik geliyordu.

—Selim… burada ne yapıyorsun?

Torunum bana bakarken sanki var olmaktan utanıyordu.

—Dede… lütfen gidin —diye fısıldadı—. İçeri girerseniz daha kötü olacak.

Montumu çıkarıp omuzlarına örttüm. Buz gibiydi.

—Ne zamandır buradasın?

—Saat altıdan beri.

Saatime baktım. Neredeyse sekizdi.

Göğsümde bir şey koptu.

—Seni kim çıkardı?

Başını eğdi.

—Derya… yılbaşına saygı duymayı öğrenene kadar içeri giremez dedi.

Derya… oğlum Murat’ın eşi. Her zaman bakımlı, her zaman gülümseyen, sosyal medyada “aile düzeni” paylaşımları yapan kadın. İçeride mükemmel sofralar kurup fotoğraf atan ama Selim’i hiç göstermeyen kadın.

—Peki baban?

Selim cevap vermedi. Gerek yoktu. Murat içerideydi; yiyor, gülüyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.

—Ne oldu?

—Tepsi düştü —dedi sesi titreyerek—. Derya bilerek yaptığımı söyledi… onun çocuklarını kıskandığımı düşündü. Ben sadece yardım etmek istemiştim.

İçimde bir şey kırıldı.

Selim’in annesi Elif yıllar önce vefat etmişti. O günden beri içine kapanmış, sessiz bir acıyla büyümüştü. Değişimi görüyordum: azalan telefonlar, kısa ziyaretler, uykusuz gözler… Ama Murat hep aynı şeyi söylüyordu:

—Baba, Selim zor bir dönemden geçiyor. Derya sadece düzen kuruyor.

Ne kadar körmüşüm.

Omzuna dokundum.

—İçeri giriyoruz.

—Hayır dede, lütfen.

—Bu gece bir daha kimse seni dışarıda bırakmayacak.

Kapıyı ittirdim. Kilitli değildi. Bu daha da kötüydü; içeridekiler onun dışarıda olduğunu biliyor ama yine de eğleniyordu.

İçeri girdiğimizde herkes dondu.

Sofra adeta bir dergi gibiydi: hindi, börekler, salatalar, içecekler, mumlar… Küçük çocuklar Ece ve Mert şapka takmış oturuyordu. Derya yeşil bir elbiseyle ayağa kalktı. Selim’i görünce gülümsemesi kayboldu.

Murat yavaşça ayağa kalktı.

—Baba… haberimiz yoktu.

—Tabii yoktu —dedim—. Olsaydı saklardınız.

Derya sinirli bir gülüş attı.

—Abartıyorsunuz. Bu bir cezaydı. Sofrayı mahvetti.

—Bir tepsi yemek yüzünden bir çocuğu iki saat buz gibi havada mı bıraktınız?

—18 yaşında —dedi— artık çocuk değil.

—O zaman köle de değil.

Sessizlik çöktü.

Murat gözlerini kaçırdı.

—Baba, dışarıda konuşalım.

—Oğlun zaten bütün gece dışarıdaydı.

Derya kollarını kavuşturdu.

—Burası benim evim. Kuralları ben koyarım.

O an içimde garip bir sakinlik oluştu. Gözlerinin içine baktım.

—Senin evin mi?

—Evet.

Murat’ın yüzü bembeyaz oldu.

Çünkü gerçeği biliyordu.

O ev Derya’nın değildi. Murat’ın bile değildi. O ev benimdi. Elif öldükten sonra Selim düzenli bir evde büyüsün diye bırakmıştım. Ama tek bir şartla: orası bir aile yuvası olacaktı, bir cezaevi değil.

Selim’e döndüm.

—Odana çık. Ne almak istiyorsan al. Benimle geliyorsun.

Derya masaya vurdu.

—Onu götüremezsiniz!

—18 yaşında. Karar verir.

—Polisi ararım!

Telefonumu çıkarıp Selim’in fotoğraflarını gösterdim: morarmış dudaklar, çıplak ayaklar, saat ve soğuk.

—Ara. Ve onlara anlat: yılbaşı sofrası kurarken bir çocuğu dışarıda dondurdun.

Murat fısıldadı:

—Baba, olay çıkarıyorsun.

Ona baktım.

—Hayır Murat. Olay, bir babanın kendi evinde çocuğunu dışarıda unutmasıdır.

Selim yukarı çıktı. Küçük bir çantayla geri geldi. İçinde neredeyse hiçbir şey yoktu: iki tişört, birkaç kâğıt ve annesinin fotoğrafı.

Kapıdan çıkarken Derya son bir şey söyledi:

—Götürün onu. Zaten bu aile onsuz daha iyi.

Ve o an anladım ki… bundan sonrası kimsenin inanamayacağı kadar ağır olacaktı.

BÖLÜM 2

Araba içinde Selim hemen ağlamadı. Bu beni daha da korkuttu. Sadece ayaklarına bakıyordu; bagajdan çıkardığım battaniyeye sarılmıştı, sanki nefes almak için bile izin bekliyordu. Arabayı ısıtıcıyı sonuna kadar açarak sürdüm. İstanbul’dan çıkıp Kocaeli yönüne, tek başıma yaşadığım eve doğru gidiyorduk. Dışarıda yılbaşı ışıkları uzaktan parlıyordu ama içeride ağır bir sessizlik vardı.

—Dede… özür dilerim —dedi sonunda—. Hep sorun çıkarıyorum.

Yolun kenarında durdum.

—Bana bak.

Başını kaldırdı. Gözleri kırmızıydı.

—Sorun sen değilsin. Sana bunu yapanlar.

O anda çözüldü. Ağladı… ama öyle bir ağlayıştı ki, annesi Elif’in cenazesinden bile daha ağırdı sanki. Sonra her şeyi anlattı. Derya’nın onu herkes uyanmadan mutfağı temizlemeye zorladığını, yemek artıklarının “zaten büyüdün” diye önüne konduğunu, Murat alışveriş yapınca diğer çocuklara, ona “hak etmek için çalışman lazım” denildiğini, aylarca çamaşır odasında uyumak zorunda kaldığını…

—Baban biliyor muydu?

Selim, annesinin fotoğrafını göğsüne bastırdı.

—Biliyordu. Ama hep “sabret” diyordu… Derya da zor bir dönemden geçiyor diyordu.

Dişlerimi sıktım. O gece eve vardığımızda ona sıcak çikolata yaptım, ısıtılmış börek verdim, misafir odasında temiz bir yatak hazırladım. Uyuduğunda mutfakta oturup avukatım Av. Oğuz’u aradım.

—Kocaeli’deki evi geri almak istiyorum —dedim—. Hemen.

Ertesi gün, 25 Aralık’ta, insanlar hediye açarken ben onun ofisindeydim. Tapu ve kullanım sözleşmesini birlikte inceledik. Sözleşmede açık bir madde vardı: Eğer ev aile içinde şiddet, ihmal veya kötü muamele için kullanılırsa, kullanım hakkını derhal geri alabilirdim.

Avukat dosyaları kapattı.

—Bu sadece ev meselesi değil. Bu durum Aile ve Sosyal Hizmetler’e gider.

Bir an donup kaldım.

—Bu kadar ciddi mi?

—Bir çocuğu yılbaşı gecesi dışarıda bırakmak kadar ciddi.

3 gün sonra ihtarname gitti.

Derya beni 17 kez aradı. Açmadım. Sonra mesajlar başladı:

“Yaşlı karışık adam.”
“Çocuğunuz sizi manipüle ediyor.”
“Diğer çocukların hayatını mahvediyorsunuz.”

Ama Murat’tan gelen mesaj beni daha çok sarstı:

“Baba, Derya diyor ki evi kaybedersek çocukları alır gider, Renan ve Mert’i bir daha göremem.”

O anda anladım: oğlum sadece korkak değildi. Kendi korkusunun esiriydi. Ama bir yetişkinin korkusu, bir çocuğun acısını haklı çıkarmazdı.

O akşam Murat eve geldi. Sakalı uzamış, gözleri çökmüş, hâlâ aynı montu üzerindeydi.

—Baba, konuşmamız lazım.

Selim atölyede tahta zımparalıyordu. Murat onu görünce durdu. Torunum ona bakmadı bile.

—Oğlum…

—Şu an “oğlum” deme —dedi Selim, sesi sakin ama soğuktu.

Murat yutkundu.

—Derya’nın seni dışarıda bıraktığını bilmiyordum.

Selim kısa bir kahkaha attı.

—Diğerlerini biliyordun ama.

Murat sustu.

—Bir şey yaparsam daha kötü olur sandım.

—Kötü olmadı baba. Sadece ben daha sessiz ağlamayı öğrendim.

Ben başka tarafa baktım.

Murat yüzünü kapattı.

Devamını okumak için diğer sayfaya geçiniz..

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.