Oğlumun Penceresinin Hemen Önü
Bazen bir apartmanda yaşam sürdürmek, ufak bir köyde yaşam sürdürmek gibidir. Herkes birbirini tanır, herkes birbirinin en ufak alışkanlığını bilir. Ama bizim apartmanda işler biraz farklıydı. Genellikle dördüncü kattaki komşum, Nermin Hanım, kendini binanın kraliçesi sanıyordu. Her sabah erkenden kalkar, çamaşırlarını yerlebir eder ve ne hikmetse her seferinde oğlumun penceresinin tam önündeki iplere asardı. Ne kadar nazikçe rica ettiysem de işe yaramadı. “Hanımefendi, o pencere oğlumun odası, sabahları güneş alsın istiyorum,” dediğimde bana çok büyükte bir gülümsemeyle, “Ne olacak canım, birkaç saatlik şey,” demişti. Bir vakit sabrettim. Fakat oğlum her sabah ders çalışmak amacıyla perdeyi açtığında, görünüm gene aynıydı. Asılı çamaşırlar, sallanan renkli tişörtler, rüzgârda uçuşan bezler… Güneş değil, gölge giriyordu odaya. Bir akşam bundan sonra dayanamadım. “Madem öyle,” dedim kendi kendime, “ben de biraz yaratıcılığımı kullanayım.” O hafta sonu oğlumla eş güdümlü bir plan yaptık. Penceremizin anında önüne, ufak bir bahçe filesi aldık. İçine plastik çiçekler, birkaç oyuncak kuş ve küçücük bir rüzgâr çanı yerleştirdik. Görünüşte masumdu ama neticeleri son derece komikti. Pazartesi sabahı Nermin Hanım gene rutinini bozmadı. Çamaşırları yıkadı, sepetiyle dışarı çıktı, ipe asmaya başladı. Fakat rüzgâr çanı o kadar sesli çaldı ki, binanın yarısı dışarı çıktı. O da şaşkınlıkla yukarıya baktı. Filedeki düzmece kuşlar rüzgârla hareket ediyor, plastik çiçekler sanki dans ediyordu. Oğlumun penceresinin anında altındaki notu fark etmesi biraz vakit aldı. Küçük bir kâğıda şunu yazmıştım:
