Kızım, bütün gün çocuğuna bakmama rağmen buzdolabındaki yiyeceklere dokunmamı bile yasakladı: İşte o zaman ona asla unutamayacağı gerçek bir ders vermeye karar verdim. Kızımın bir oğlu olduğunda çok sevindim. Ama bu sevinç hızla endişeye dönüştü: Sürekli yanında olmasını gerektiren zorlu bir işi vardı ve uygun bir doğum izni alamıyordu. Bebeği bakımsız bırakamazdım – memnuniyetle yardım etmeyi kabul ettim. Her gün sabah sekizde evine gelir ve akşama kadar bebekle kalırdım. Onu yıkar, besler, uyutur, çamaşır yıkar, ütü masası en iyi arkadaşım olurdu ve günlük yürüyüşler – bir ritüel. Her şey her zamanki gibi devam etti, ta ki bir gün her şey değişene kadar. O gün, uzun bir yürüyüşten sonra yorgun bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Buzdolabını açtım, biraz peynir ve bir elma aldım. Ama sonra kızımdan beklenmedik bir şey duydum: — Buzdolabından yiyecek almaya cesaret etme. Bunların hepsi bizim paramızla satın alındı. Şaşkına döndüm. — Ama ben her gün, bütün gün buradayım… Aç mı kalmam gerekiyor? — Kendi yemeğini al ve yanında getir. Biz bir kafeterya değiliz, — diye soğuk bir şekilde cevapladı ve odasına gitti. O anda kızımın bencil büyüdüğünü ve yardımımı hiç takdir etmediğini fark ettim. Bu yüzden ona asla unutamayacağı gerçek bir ders vermeye karar verdim. Umarım doğru olanı yapmışımdır… O gün, torunumu uzun bir yürüyüşten getirmiştim. Hava sıcaktı, bebeği yatırıp bir an nefes almak istedim. Karnım gurulduyordu. Buzdolabını açıp küçük bir peynir parçası ve bir elma aldım. Daha ilk ısırığı bile almamıştım ki, kızım arkamda belirip sert bir sesle konuştu: — O yiyeceklere dokunma! Onların hepsini biz aldık. Sanki biri yüzüme soğuk su çarpmış gibi oldum. — Ne demek dokunma? — dedim donuk bir sesle. — Burada bütün gün torunuma bakıyorum, yemek yemem bile yasak mı? Kızım omuz silkti. — Biz restoran değiliz anne. Aç kalmak istemiyorsan kendi yemeğini getir. Parasını biz ödüyoruz sonuçta. Sözleri keskin bir bıçak gibi içime saplandı. O benim kızım değilmiş gibiydi. Yıllarca tek başıma büyüttüğüm, yemeğimi bölüştüğüm, geceleri hastayken başında sabahladığım kızım… Şimdi bana “Bizim yiyeceklerimize dokunma” diyordu. O an çok acı hissettim ama aynı zamanda bir şey daha fark ettim: Kızım yaptıklarımın hiçbirini takdir etmiyordu. Çünkü her şeyi hazır, bedelsiz ve sınırsız sanıyordu. Ona ders vermeye karar verdiğim gün “Umarım doğru yapıyorumdur” diye çok düşündüm. Ama artık bir şeyler değişmeliydi. Ertesi sabah her zamanki gibi evine gitmedim. Telefonunu açmadım. Mesajlarına cevap vermedim. Onun yerine kendi evimde oturdum ve sadece bekledim. Saat dokuzda aramalar başladı. On buçukta mesajlar. Öğleye doğru “Anne lütfen geri dön” diye ağlamaklı sesli mesajlar geldi. Bebek ağlıyor, o ne yapacağını bilemiyor, işine gidemiyor, evi darmadağın olmuş. Birkaç saat içinde, aslında benim her gün sessizce sırtladığım yükün ağırlığını nihayet hissetmişti. Akşamüstü kapım çaldı. Karşımda gözleri şişmiş kızım vardı. — Anne… özür dilerim, dedi. — Sen haklıydın. Ben nankörlük ettim. Ona sarıldım ama bir şartla: — Bir daha asla bana “Bu yiyecekler bizim paramızla alındı” deme. Çünkü emeğimin değeri parayla ölçülmez. Ve o gün kızım, benim ona yıllarca öğretemediğim şeyi öğrendi:

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.