Evliydik Ama Çok Huzursuzluk Vardı
Ve ben o söze de inandım. Çünkü o an karşımda diz çöken adam, o canavar değildi; benim aşık olduğum, o masalı anlatan adamdı.
Ama o “asla” kelimesi, ne yazık ki çok kısa ömürlüydü. İkinci tokat daha kolay geldi. Üçüncüsü daha da kolay… Artık sebepler önemsizleşmişti. Yemeğin tuzunun az olması, gömleğinin yeterince iyi ütülenmemesi, telefonuma gelen bir mesaja gülümsemem… Her şey bir fırtınanın habercisi olabilirdi. Evin içinde bir mayın tarlasında yürür gibiydim. Adımlarımı korkuyla atardım. Kapının anahtar sesini duyduğumda mideme kramplar girerdi. O günkü ruh halini, daha kapıdan girdiği anki yüz ifadesinden, omuzlarının duruşundan anlamaya çalışırdım.
Geceleri o uyurken, morluklarımı sayardım. Aynadaki yansımamdan kaçardım. O yorgun, solgun ve korkak yabancıya bakmak istemiyordum. Arkadaşlarım aradığında “Çok işim var,” derdim. Ailem “Ziyarete gel,” dediğinde “Ahmet’in işleri çok yoğun, bırakamıyorum,” diye yalan söylerdim. Uzun kollu bluzlar en yakın dostum olmuştu, fondöten ise en büyük sırdaşım. Kalemdeki surlar gibi, etrafıma görünmez duvarlar örmüştüm. İçeride ben vardım, morluklarım ve kırık hayallerim.
En kötüsü de şiddetin ardından gelen o yapışkan sessizlik ve sahte bahardı. Özürler, çiçekler, hediyeler… “Beni sen bu hale getiriyorsun,” derdi bazen. “Beni çıldırtmasan böyle olur mu?” Bir anlığına, gerçekten suçun bende olduğuna inanırdım. Belki de ben yeterince iyi bir eş değildim. Belki de onu mutlu etmeyi başaramıyordum. Bu zehirli düşünceler, bir sarmaşık gibi ruhumu esir alırdı.
O gün yine bağırmıştı. Kolumu sıkarken tırnaklarını etime geçirmişti. Sebep? Bilmiyorum, unuttum. Artık sebepleri aklımda tutmuyordum. O gidince banyoya koştum. Soğuk suyu açıp kolumu altına tuttum. Sızlayan derime bakarken, gözüm aynadaki yansımama takıldı.
O an bir şey oldu.
Aynadaki kadın ağlamıyordu. Sadece boş gözlerle kendine bakıyordu. Gözlerinin altındaki halkalara, dudağının kenarındaki belli belirsiz şişliğe, ruhunun çekildiğini anlatan o donuk ifadeye baktı. Ve o an, kenarı kırık fincan geldi aklıma. O fincanla çay içmeye devam edebilirdim, evet. Ama her yudumda o kırığı hissedecektim. Her seferinde canım yanacaktı. O fincan asla eskisi gibi olmayacaktı.
Ben de asla eskisi gibi olmayacaktım.
Kolumdaki sızı değil, kalbimdeki o derin ve onarılmaz kırılma hissiydi beni kendime getiren. Titreyen ellerimle küçük bir çantaya birkaç parça eşya koydum. Her şeyi geride bıraktım; anıları, hayalleri, korkuları… Kapıyı sessizce çekerken, hayatımda ilk defa anahtar sesinden korkmadım.
Dışarıdaki gece serindi. Nereye gideceğimi bilmiyordum ama nereye gitmeyeceğimi çok iyi biliyordum. Adımlarım belirsizliğe doğruydu ama yıllardır ilk defa ruhum nefes alıyordu. Artık kırılamayacak kadar parçalanmıştım.

