Erkek arkadaşım
Elif bana döndü. “Bak,” dedi yumuşak bir sesle. “Bu ailede hepimiz bir şeyleri kurtarmak için yanlış kararlar aldık. Ama seni incitmek istemedik.”
“İncittiniz,” dedim sakin ama net bir sesle. “Ama asıl mesele o değil.”
Emre bana umutla baktı. “O zaman mesele ne?”
Derin bir nefes aldım. İçimdeki fırtına dinmişti. Yerini ağır ama sağlam bir kararlılık almıştı. “Mesele şu,” dedim. “Ben bir şart, bir çözüm, bir çıkış yolu değilim. Ben bir insanım.”
Emre bir adım attı. “Lütfen gitme. Düğünü iptal edelim, mirası boş verelim. Her şeyi sıfırdan kuralım.”
O an onu gerçekten gördüm. Korkmuş, çaresiz, ama ilk kez dürüst. Ve fark ettim ki bu dürüstlük, artık çok geçtiği için anlamlıydı.
“Keşke bunu üç ay önce söyleseydin,” dedim. “Belki o zaman gerçekten bir şansımız olurdu.”
Kalabalığın arasından geçip paltomu aldım. Kapıya yönelirken arkamdan kimse gelmedi. Bu da bir cevaptı.
Gece soğuktu. Kahve dükkânının önünden geçerken durdum. Camdan içeri baktım. Bir köşede aynı kitap raftaydı. Gülümsedim. Artık onun benim için ne anlama geldiğini biliyordum.
Eve döndüğümde yüzüğü masanın üzerine bıraktım. Telefonum sessizdi. İçimde bir boşluk vardı ama pişmanlık yoktu. Çünkü ilk kez, bir masaldan uyanmayı seçmiştim.
Ve anladım ki gerçek aşk, hızla gelmez. Planlanmaz. Şart koşmaz. Gerçek aşk, seni bir hikâyenin aracı değil, başkahramanı yapar.
Ben de kendi hikâyemi geri almıştım.
