48 yaşında elimde olan her şeyimi kaybettim
48 yaşında elimde olan her şeyimi kaybettim. Kocam tüm evliliğimiz boyunca bana yalan söylemişti. Kısır olduğunu söylemişti ve ben de ona inanmıştım. Sonra bir gün, hamile metresi kapımıza dayandı. İşte o an, gerçek beni bir tuğla gibi çarptı. Her şeyimi aldı… evimizi, birikimlerimi ve yıllarca süren güvenimi. Ona kalbimi ve hayatımı verdim ve o hepsini paramparça etti. Kalan son gücümü soğuk banyo zemininde hıçkıra hıçkıra ağlayarak, tüm dünyamın nasıl yıkıldığını düşünerek harcadım.
Sonra içimde bir şey koptu. Kaçmak, her şeyi ve herkesi geride bırakmak için derin bir istek duydum. Bu yüzden eski püskü arabama atladım ve sadece sürdüm. Plan yok, hedef yok. Sadece ben ve yol. Tabii ki, şansım o kadar iyiydi ki, araba ıssız bir yerde bozuldu.
Tam da tamamen çıldırmak üzere olduğumu düşündüğüm anda, bir adam durdu ve yardıma ihtiyacım olup olmadığını sordu. Benim gittiğim yöne doğru gittiğini söyledi. Kader gibiydi. Hem duygusal hem de fiziksel olarak tükenmiş, bitkin haldeydim. O ise sakin ve nazik görünüyordu ve geceyi geçirebileceğim bir yer teklif etti. İçgüdülerime aykırı olsa da, evet dedim.
Evine giden yol sessizdi. Neredeyse fazla sessizdi. Zihnim sorular ve şüphelerle doluydu. Ama kapı açılıp içeri adım attığım an… İşte o an her şey değişti.
Kapı arkamızdan kapandığında, evin içindeki hava sanki başka bir zamana aitti. Ahşap kokusu, hafif bir adaçayı tütsüsü ve şömineden gelen çıtırtı… Gürültüden, yalandan, ihanetten sonra bu sessizlik neredeyse kulaklarımı çınlattı. Adam montumu alıp askıya astı; hareketleri ölçülüydü, aceleci değildi. “Adım Cem,” dedi. Sanki bir isimle her şey normalleşebilirmiş gibi.
Oturmam için mutfağın yanındaki küçük odayı işaret etti. Bir fincan sıcak çay koydu önüme. Ellerim titriyordu; fincanı kavrarken, hayatımın ne kadar kırılgan olduğunu ilk kez bu kadar net hissettim. Cem konuşmadı. Sorular yağdırmadı. Sadece oradaydı. O an anladım: İyilik bazen bir şey yapmamak, bir şeyi zorlamamaktı.
Gece ilerledikçe yorgunluğum üzerime çöktü. Bana misafir odasını gösterdi. Kapının eşiğinde durup, “Güvende olacaksın,” dedi. Bu cümleye inanmak istemedim; inançlarım çok pahalıya patlamıştı. Ama yastığa başımı koyduğum an, günlerdir ilk kez ağlamadım. Uykunun karanlığı beni yuttu.
Sabah, güneş perdelere ince bir çizgi gibi düşerken uyandım. Mutfağa gittiğimde Cem, arabamın kaputunu açık halde kontrol ediyordu. “Bir hortum gevşemiş,” dedi. “Öğlene kalmaz yola çıkarsın.” İçimde garip bir hayal kırıklığı kıpırdadı. Kaçmak istemiştim; şimdi yol hazırdı ama ben yerimde kalmak istiyordum.
Kahvaltıyı sessizce yaptık. Sonra o, küçük bir kasaba merkezine uğramamız gerektiğini söyledi. Yolda, hikâyesini anlattı: Yıllar önce eşini kaybetmiş, bu eve sığınmıştı. “İnsan bazen kaybolmayı seçer,” dedi, “ama kaybolmak da bir yön.” Cümle, içimde bir yere dokundu.
Kasabada bir telefon kulübesinde durdum. Eski evime, artık bana ait olmayan o numaraya bakakaldım. Aramak istemedim. Bunun yerine bankayı aradım. Avukatı aradım. Sesim titredi ama konuştuğumu fark ettim. Kaçmak, iyileştirici bir mola olmuştu; kalmaksa iyileştirici bir karar olacaktı devamı icin digr syfaya gecinz…

