48 yaşında elimde olan her şeyimi kaybettim
Eve döndüğümüzde, Cem bana anahtarları uzattı. “İstersen bir süre kal,” dedi. “Borç değil.” O an, kalbinin kapısını değil, çıkışını gösterdiğini anladım. Özgürlük buydu. Kabul ettim.
Günler haftalara karıştı. Bahçede çalıştım; ellerim toprağa değdikçe içimdeki düğümler çözüldü. Geceleri uzun yürüyüşlere çıktım. Cem’le konuşmalarımız derindi ama ölçülüydü. Aramızda adı konmamış bir anlayış vardı. Ben yaralıydım; o sabırlıydı.
Bir akşam, eski kocamdan mesaj geldi. Tehdit değil, pişmanlık değildi. Sadece korku. Silmedim; cevap da vermedim. Mesaj, artık bana hükmetmiyordu. O gücü geri almıştım.
Sonunda gitme vakti geldi. Arabam çalışıyordu, evraklarım hazırdı. Kapıda durduk. Cem gülümsedi. “Yolun uzun,” dedi. “Ama artık sen direksiyondasın.” Ona sarıldım. Bu bir veda değil, bir teşekkürdü.
Yola çıktığımda, aynı asfalt değildi bu. Ben değişmiştim. Kaçmak için değil, varmak için sürüyordum. Aynada geçmişim küçüldü; ön camda gelecek genişledi. Bir süre sonra denizi gördüm. Aracı kenara çektim, rüzgâr saçlarımı dağıttı. İçimdeki boşluk dolmamıştı; ama artık korkutmuyordu. Çünkü boşluk, yeni bir şey için yer demekti.
O gün, 48 yaşında, her şeyimi kaybettiğimi sandığım anda aslında kendimi bulduğumu anladım. İhanet beni yıkmamıştı; beni uyandırmıştı. Ve yol, nihayet, bana ait bir yön çizmişti.
