62 yaşında bir evsizler barınağında kalacağımı hiç hayal etmezdim
62 yaşında bir evsizler barınağında kalacağımı hiç hayal etmezdim. Kocamın ölümünden sonra oğlum Murat ve gelinim Lale, beni yeni evlerine aldılar; hayatlarını benimle paylaşmaya istekliydiler. Kendi evimi çok sevmeme rağmen artık bana ağır geliyordu, sağlığım da tek başıma yaşamama izin vermiyordu. Evi satmaya karar verdik. Tadilat sürecinde, neredeyse tüm geliri onlara emanet ettim.
Yıllar boyunca sessiz bir uyum içinde yaşadık. Ben yemek yaptım, evi çekip çevirdim, çocuklarla ilgilendim; Lale ise geceleri geç saatlere kadar çalıştı. Ama minnettarlığı sonbahar yaprakları kadar kırılgandı; tavrı çoğu zaman soğuk ve mesafeliydi.
Derken o yıkıcı sonbahar günü geldi. Murat bir trafik kazasında aniden hayatını kaybetti ve ev derin, ürkütücü bir sessizliğe gömüldü. Çok geçmeden Lale, en ufak bir tereddüt göstermeden, “Hale, artık burada kalamazsın. Ev çok kalabalık. Çocuklarımla yalnız yaşamak istiyorum,” dedi.
“Bunu nasıl söyleyebilirsin?” diye fısıldadım, sesim titriyordu. “Gidecek hiçbir yerim yok…”
“Bu hep Murat’ın isteğiydi,” diye karşılık verdi. “Böyle devam edemem.”
O gece boyunca ağladım, gözyaşlarım yıpranmış yastığa aktı. Sabah olduğunda koridorlarda kutuların sesleri yankılanıyordu. Aşağı indiğimde bavullarımın çoktan arabaya yüklendiğini gördüm. Lale’nin kararı kesindi.
Başka hiçbir seçeneğim kalmadığı için, kendi yansımama bile yabancı hissederek sığınağın kapısından içeri girdim.
Haftalar geçti. Yağmurlu bir öğleden sonra, uzun boylu bir adam sığınağa girdi. Varlığı tuhaf bir şekilde tanıdıktı; sanki hayatlarımız bir zamanlar kesişmişti. Nazik ve bilge bakışları, söylenmemiş anıların ağırlığını taşıyor gibiydi…
Adamın gözleri benimkilerle buluştuğunda içimde tuhaf bir ürperti hissettim. Sanki yıllardır kilitli kalmış bir kapı gıcırdayarak aralanmıştı. Sığınağın soğuk floresan ışıkları altında yüzü netleşti. Uzun boylu, hafif kırlaşmış saçları ve dingin ama derin bakışları vardı. Gülümsemedi, ama bakışlarında tanıdık bir sıcaklık vardı.
“Hale Hanım…” dedi yavaşça.
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. “Beni tanıyor musunuz?” diye sordum, sesim neredeyse fısıltıydı.
“Tanımamak mümkün mü?” dedi. “Ben Kemal. Murat’ın üniversiteden arkadaşı.”
Zaman bir anlığına durdu. Murat’ın adını aylar sonra ilk kez bir başkasının ağzından duymuştum. Dizlerim titredi, sandalyeye tutunarak oturdum. Kemal karşıma geçti, acele etmeden, sanki her kelimenin ağırlığını biliyormuş gibi konuşuyordu.
“Cenazeye gelmek istemiştim,” dedi. “Ama şehir dışındaydım. Sonra… sonra olanları duydum.”
“Ne duydun?” diye sordum.
Bir an duraksadı. “Ev meselesini. Evin satıldığını. Paranın Murat ve Lale’nin hesabına geçtiğini.”
İçimde buz gibi bir korku yayıldı. “Bunu nereden biliyorsun?”
Kemal çantasından eski, yıpranmış bir dosya çıkardı. “Çünkü Murat, ölümünden birkaç ay önce bana bir vekâletname ve bir vasiyet taslağı gönderdi.”
O an nefesim kesildi. “Ne vasiyeti?”
“Murat, evin satışından gelecek paranın tamamının senin adına ayrı bir hesapta tutulmasını istemişti. Lale’ye sadece evde yaşama hakkı tanınmıştı, mülkiyet değil.”
Kulaklarım uğuldadı. “Ama… ama her şey onların üzerindeydi.”
Kemal başını salladı. “Belgeler imzalanmış ama resmî kayda girmemiş. Murat bunu kazadan iki gün önce tamamlamaya çalışıyordu.”
Gözlerimden yaşlar aktı. Murat… Oğlum… Beni düşünmüştü. Son ana kadar devamı icin sonrki sayfya gecinz…

