REKLAM
On sekizinci yaş günlerinde, kızlarım mutfak masasının üzerine iki solmuş plaj havlusu koydular ve benden kendilerinden nefret etmememi istediler.

On sekizinci yaş günlerinde, kızlarım mutfak masasının üzerine iki solmuş plaj havlusu koydular ve benden kendilerinden nefret etmememi istediler. O havluları hemen tanıdım. On sekiz yıl önce, Elif ve Ece’yi bir plajın soyunma kabininde o havlulara sarılı hâlde bulmuştum; biri beyaz, diğeri pembe havlunun içindeydi. Şimdi ise her iki kız da ürkek ifadelerle karşımda duruyordu.

“Baba,” dedi Elif elimi tutarak.

“Sana gerçeği söylememiz gerek,” diye ekledi Ece.

Daha kumaşa dokunmadan ellerim titremeye başladı. Bir anda kendimi yine o sahilde, hayatımın çoktan bittiğine inandığım o günde buldum.

REKLAM

Kızları bulmamdan üç hafta önce, hamile nişanlım Selin’i ve henüz doğmamış kızımız Defne’yi toprağa vermiştim. Defne hiç nefes alamamıştı ama bir adı, bir beşiği ve açık sarı kıyafetlerden oluşan bir gardırobu vardı; çünkü Selin her bebeğin parlak ve neşeli şeyleri hak ettiğine inanırdı. Cenazeden sonra kendimle ilgilenmeyi bıraktım. Neredeyse hiçbir şey yemiyor, çalan hiçbir telefona bakmıyor ve günlerin çoğunu bebek odasında oturup açık sarı duvarlara boş boş bakarak geçiriyordum.

En sonunda en yakın arkadaşım Kaan geldi ve bana bir çanta hazırlamamı emretti.

“Hiçbir yere gitmiyorum,” dedim ona.

“Üç haftadır perdeleri bile açmadın.”

“Bu seni ilgilendirmez.”

“Hayır,” diye cevap verdi. “Ama sen ilgilendirirsin.”

REKLAM

Kurtarılmak istemiyordum ama Kaan izin istemedi. Beni birkaç şehir ötedeki sakin bir sahile götürdü. Güneş batarken tek istediğim eve dönüp kendimi tekrar o bebek odasına kapatmaktı.

Sonra bir bebeğin ağlama sesini duydum.

Ardından ikinci bir ağlama sesi yükseldi.

Sesi takip ederek soyunma kabinlerine ulaştık. İçeride, kumların üzerinde yeni doğmuş iki kız bebek yatıyordu. Biri beyaz bir havluya sarılmıştı, diğeri ise pembe bir havluyla örtülmüştü. Bir an için acı beni olduğum yere çiviledi. Sonra içgüdülerim devreye girdi.

Dizlerimin üzerine çöktüm, ceketimle iki bebeğin de üzerini örttüm ve Kaan’a yardım çağırmasını söyledim.

REKLAM

“Nefes alıyorlar,” diye fısıldadım. “Üşümüşler ama yaşıyorlar.”

Polisler, sağlık görevlileri ve sosyal hizmet uzmanları hızla olay yerine geldi. Ayşe adında bir sosyal hizmet görevlisi, yetkililer akrabalarını ararken bebeklerin güvenli bir yere yerleştirileceğini söyledi. Oradan uzaklaşmam gerekirdi. Ama yapamadım, onları hastaneye kadar takip ettim.

Hemşireler onlara geçici olarak Elif ve Ece isimlerini vermişlerdi. Bu isimleri değiştirmedim. İlk başta kendime sadece kimseleri olmadığı için endişelendiğimi söyledim. Sonunda gerçeği itiraf ettim: Onların babası olmak istiyordum.

Ayşe beni, onları bulmuş olmamın bana özel bir hak tanımadığı konusunda uyardı. Güvenlik soruşturmalarından geçmem, ebeveynlik dersleri almam, ev ziyaretlerini tamamlamam ve aylarca sürebilecek bir evlat edinme sürecini atlatmam gerekiyordu. Sonra kaçındığım o soruyu sordu:

“Bu çocukları bir babaya ihtiyaçları olduğu için mi istiyorsun, yoksa yaşamak için bir sebebe ihtiyacın olduğu için mi?”

REKLAM

“İkisi de doğru olabilir,” diye cevap verdim. “Ama sadece biri ilk sırada gelebilir.”

“Peki hangisi?”

“Onların güvenliğe ihtiyacı var. Bunu onlara verebilirim.”

İki bebekten beni iyileştirmelerini asla beklemeyeceğime dair söz verdim.

“Beni kurtarmalarını istemiyorum,” dedim. “Onlar için bir yuva olmak istiyorum.”

REKLAM

Ayşe bunu kanıtlamamı söyledi, ben de kanıtladım. Evi temizledim, tüm dersleri tamamladım, bezler aldım ve bebek odasını hazırladım. Duvarları sarı bıraktım. Selin ve Defne’yi zihnimden silemezdim; sadece onların yanında Elif ve Ece için de bir yer açabilirdim.

Aylar sonra ikizler koruyucu kızlarım olarak eve geldiler. Mahkeme süreci tamamlandıktan sonra resmi evlat edinme gerçekleşti. Her defasında yeni bir şey öğrenerek onların babası oldum.

2. BÖLÜM

Yıllar biberonlar, ateşlenmeler, okul müsamereleri, dökülen süt dişleri, veli toplantıları ve iki farklı doğum günü pastasıyla geçti; çünkü Elif vanilyalı severken Ece çikolatalı diye tutturuyordu. Evlat edinme davası kapandıktan sonra Ayşe plaj havlularını bana geri verdi, ben de onları ahşap bir sandıkta sakladım.

Cüzdanımda Selin’in fotoğrafını da taşıyordum ama Selin veya Defne hakkında neredeyse hiç konuşmazdım. Sessizliğin, kızlarımı kaybettiğim ailemin “yedekleri” gibi hissetmekten koruyacağına inanıyordum.

Kızlar on beş yaşına geldiklerinde, uzun öğleden sonraları ve bazen hafta sonları ortadan kaybolmaya başladılar. Ders çalıştıklarını, okul etkinliklerine katıldıklarını ya da arkadaşlarına yardım ettiklerini söylüyorlardı. Evlat edinildikleri gerçek hiçbir zaman onlardan saklanmamıştı, bu yüzden biyolojik akrabalarını aradıklarından şüphelendim.

REKLAM

Onları hiçbir zaman benimle geldikleri aile arasında seçim yapmaya zorlamayacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Korkum soru sormamı engelledi. Üç yıl boyunca zihnimde onları kaybetmenin provasını yaptım.

On sekizinci yaş günlerinde en sevdikleri akşam yemeğini pişirdim. Yemekten sonra yukarı çıktılar ve ellerinde o iki plaj havlusuyla geri döndüler.

“Onların sandığın dışında ne işi var?” diye sordum.

Elif beyaz olanı masaya koydu. Ece pembe olanı bıraktı.

“Üç yıldır nereye gittiğimiz konusunda sana yalan söylüyorduk,” diye itiraf etti Ece.

REKLAM

Göğsüm sıkıştı.

“Biyolojik ailenizi mi buldunuz?”

Elif’in yüzü düştü.

“Hayır Baba. Bu seni terk etmekle ilgili değil.”

Ece beyaz havluyu bana doğru itti.

REKLAM

“Aç onu.”

Havluyu açtığımda, masanın üzerine üç uçak bileti düştü. Üç yolcu. Üç koltuk.

“Üç gün sonra gidiyoruz,” diye açıkladı Ece.

Biletleri almak için yıllarca bebek bakıcılığı yapmış, özel ders vermiş, köpek gezdirmiş ve hafta sonu işlerinde çalışmışlardı.

“Ne için?” diye sordum.

REKLAM

“Senin için,” diye cevap verdi Elif.

Gidilecek yer, onları bulduğum o aynı sahildi.

“Oraya geri dönemem.”

“Dönebilirsin,” dedi Ece. “Ve bunu yalnız yapmayacaksın.”

Pembe havlunun içinden bir hatıra defteri çıktı. Kapağın üzerinde şöyle yazıyordu:

REKLAM

Ailemiz Biz Hatırlayamayacak Kadar Küçükken Başladı.

İçinde birlikte geçirdiğimiz hayatın fotoğrafları vardı. İlkinde her iki bebek de göğsümdeyken uyuyakaldığım an vardı. Sonraki sayfalarda doğum günleri, okul gösterileri, karneler, dökülen dişler ve el yapımı Babalar Günü kartları yer alıyordu.

Arka sayfalara yakın bir yerde Selin’in fotoğrafının bir kopyası duruyordu.

“Bunu nereden buldunuz?”

Elif, yıllar önce cüzdanım açık kaldığında fotoğrafını çektiğini itiraf etti.

“Doğum günümüze yakın zamanlarda bu yüzden mi sessizleşiyorsun?” diye sordu Ece.

Selin’den bahsetmekten kaçındığımı, çünkü kendilerini ikinci tercih gibi hissetmelerini istemediğimi söyledim.

“Biz asla öyle hissetmedik,” dedi Elif.

“Anlamıyorsunuz.”

“O zaman anlamamıza yardım et,” diye karşılık verdi Ece.

Selin’in gülümsemesine baktım.

“Onun hakkında konuşursam, bana kattıklarınızı duymak yerine neyi kaybettiğimi duyacağınızdan korktum.”

Elif son sayfayı açtı. Orada dört isim yazılıydı:

Selin

Defne

Elif

Ece

Nefesim kesildi.

“Defne’yi biliyor musunuz?”

Eski süslemeleri ararken ahşap sandıkta Defne’nin battaniyesini bulmuşlardı. On sekiz yıl boyunca Defne’nin adını saklamıştım çünkü onu dile getirmek acıyı yeniden tazeletiyordu. Ama kızlarım, sanki her zaman oraya aitmiş gibi onun adını kendi isimlerinin yanına yazmışlardı.

Sonra bana bir mektup uzattılar. Hiçbir şeyi kalmadığı anlarda kendilerini bulan bir babayı anlatmışlardı; biberonları, saç taramayı, ödevleri, hastalıkları ve korkuyu öğrenen adamı… Sahillerden kaçındığımı ve doğum günlerinde içime kapandığımı fark etmişlerdi. Yıllarca beni büyütmenin bana acı verip vermediğini merak etmişlerdi.

Sonunda anlamışlardı. Onları Selin ve Defne’yi unuttuğum için sevmemiştim. Selin ve Defne’yi özlemeye devam ederken onları da sevebilmiştim.

Mektupları, Ayşe’nin bir zamanlar onlarla paylaştığı bir mesajla bitiyordu:

“Hiçbir zaman seni kurtarmamızı istemedin. Ama sen bizi önce kurtardın Baba. Biz de on sekiz yılımızı bu borcu ödemeye çalışarak geçirdik.”

Elif biletleri uzattı.

“Bizimle geri dön.”

“Korkuyorum,” diye itiraf ettim.

“İşte bu yüzden birlikte gidiyoruz.”

3. BÖLÜM

Üç gün sonra, aynı sahilin kenarında duruyordum. Soyunma kabinleri hâlâ oradaydı. Göğsüm sıkıştı ve her hücrem arkamı dönüp kaçmak istedi.

Elif sol elimi tuttu.

Ece sağ elimi tuttu.

Birlikte kumların üzerinde yürüdük.

Kumsaldaki tepelerin yakınında Kaan ve Ayşe bekliyordu.

“Destek kuvvet mi getirdiniz?” diye sordum.

“Kaçmaya çalışırsan diye,” dedi Elif.

Ece elimi sıktı.

“Biz seni seçecek yaşa gelmeden önce senin bizi seçtiğine tanıklık ettiler.”

Kaan bana sarıldı.

“Seni on sekiz yıl önce buraya getirdim çünkü deniz belki seni hayatta tutar diye düşündüm,” dedi.

“Tuttu da.”

Elif ve Ece’ye doğru baktı.

“Hayır Tarık. Sen başardın.”

Ayşe, bebeklerle yaptığım ilk ziyaretlerden birinden sonra yazdığı eski bir notu bana uzattı. İlk başta, onları büyütemeyecek kadar kırılmış olmamdan korkmuştu. Sonra benim iki yeni doğmuş bebeğin yanında oturup sanki zaten bir anlamları varmış gibi onlarla konuşmamı izlemişti.

“Bir anlamları vardı,” dedim.

“İşte bu yüzden senin onların babası olabileceğine inandım.”

Yakında iki plaj sandalyesi bekliyordu. Beyaz havlu bunlardan birinin üzerine serilmişti. Elif, Selin’in fotoğrafını havlunun üzerine koydu; Ece ise yanına Defne’nin adının yazılı olduğu bir kart bıraktı.

Sonra kızlarım iki yanımda durdu.

“Bize onlardan bahset,” dedi Elif.

İlk defa anlattım. Selin’in ne kadar kötü şarkı söylediğini, çamaşır katlamaktan nefret ettiğini ve benim zar zor katlandığım sebzeleri ne kadar çok sevdiğini anlattım.

“Peki ya Defne?” diye sordu Ece.

Acının içinden derin bir nefes aldım.

“Onu kucağıma almak nasip olmadı ama çok inatçıydı. Selin ne zaman uyumak istese tekmelerdi… Ve ben ne zaman yemeği yaksam daha da sert tekmelerdi.”

Elif gözyaşlarının arasında güldü.

“Bize benziyormuş.”

İki havluya, sonra kızlarıma ve en sonunda denize baktım. On sekiz yıl sonra ilk kez dört ismi de yüksek sesle söyledim.

Selin.

Defne.

Elif.

Ece.

Hiçbir şey yıkılmadı.

Kimse kaybolmadı.

Yanımda duran kızlarımı sevmek, kaybettiğim kızıma hâlâ duyduğum sevgiyi eksiltmiyordu.

On sekiz yıl boyunca, o sahilin hayatımın iki ayrı parçaya bölündüğü yer olduğuna inanmıştım. Şimdi ise keder ile sevginin birbirini yok etmek zorunda olmadığını anladım.

Hüzünüm benimle kalabilirdi.

Ama bu sefer, sevgim de benimle birlikte eve dönüyordu.

REKLAM

Leave comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *.